ANTİSTHENES - KİNİKLERİN ATASI BABASI DEĞİL BABASI DİYOJEN
Diyojen hatırına bloğa girmeyi başarmıştır
atina'da doğan, gorgias ve sokrates'den ders alan antisthenes, tanagra savaşında (m.ö. 426) çarpışmıştır.
sokrates'in ölümünden sonra kendi okulunun başına geçip kinik felsefenin kurucusu oldu. sokrates'in en çok kanaatkârlık öğretisinden etkilenmiştir.
özellikle uygulama yönü ağır basan bir ahlak anlayışını benimseyerek, gerçek erdemin kişinin kendine egemen olmasına, tutkularından ve öbür insanlara bağımlılıktan kurtulmasına dayandığını savunmuştur.
kinikler gerçek mutluluğun maddi olanaklar, politik güç ya da sağlıklılık gibi dış özelliklerden oluşmadığını vurgularlar.
onlara göre gerçek mutluluk bu tip rastlantısal ve geçici şeylere bağımlılıktan kurtulmakla edinilir.
mutluluk tam da bunlara dayanmadığı için herkes tarafından elde edilebilir.
bir kez ele geçirilince de elden gitmez.
kinikler insanın sağlıklı olmaya kafa yormalarının gerekmediğini söylüyorlardı.
acı ve ölümü de dert etmeye gerek yoktu.
aynı şekilde başkalarının acılarıyla da ilgilenmiyorlardı.
"kendisiyle zaman zaman "geç öğrenen ihtiyar" diye alay eden platon'la kavgasının temelinde, felsefe anlayışının temel ilkesi olarak metafizik spekülasyonun boşluğu ve yararsızlığı düşüncesi bulunur. plation'a sadece, sokrates'in yeryüzüne indirdiği felsefeyi yeniden gökyüzüne çıkarmak suretiyle hocasının ruhuna ihanet ettiğine inandığı için değil, fakat mantıksal ve metafizik nedenlerle benimsediği nominalizm dolayısıyla karşı çıkmıştı. o, gerçekten var olanın yalnızca, beş duyu yoluyla algılanan bireysel varlıklar olduğunu söylerken, doğallıkla platon'un sokratik tanımlardan hareketle geliştirdiği idealar kuramına, "bir atı, şu atı görüyor, fakat atlığı ya da atın kendisini göremiyorum" diye muhalefet etmekte idi."
"felsefe telakkisi açısından, onun felsefeden sadece pratik felsefeyi, yani düzgün ve iyi yönetilen toplumda, insanların nasıl mutlu olacakları konusunu ana problemi yapan bir etiko-politik felsefeyi anladığı söylenebilir.
başka bir deyişle o da tıpkı sokrates gibi, felsefeyi, theoriayı veya teorik felsefeyi hemen hemen tamamen bir kenara bırakarak, pratik felsefeye eşitlemiştir."
kaynak : (sokrates / kinik okul maddesi/ a. cevizci)
EVLİYA NASIL OLUNURMUŞU DA SÖYLEMİŞ
NE ŞERİAT KALMIŞ NE TARİKAT
bilginin olabileceğini kabul etmez; erdemi en yüksek iyilik kabul eder ve onun dış varlıklara karşı tam bir bağımsızlıkta aranmasını ister.
özgür insanın, -tanrılara en yakın insan- gereksinimleri de dahil olmak üzere, tutkularını yenmesini bilen insan olduğunu ileri sürer.
erdemli varlığa bulduğu en iyi örnek herakles gibi uzun ve zorlu çalışmadan sonra, gerçek bilgeliğe ulaşıldığında, yanılgıya düşmek ve ahlaksal kusurlar işlemek artık söz konusu olmayacaktır.
yani, en nihayetinde "bilge kendi kendine yeter; toplumun gerekli kıldığı davranış kuralları ve ödevler onu ilgilendirmez; o bildiği gibi yaşar, ama erdemli olduğu için kusursuz davranır"a getirir.
5/8--helenistik cag...kynikler
bu okullarin ilki kyniklerdir.
son derece aykiri, otorite dusmani, alayci insanlardi
ve en unluleri diogenesdi.
bir zaman makinesi edinildiginde kesinlikle tanisilmasi gereken bu adam, eski zamanlarin bir nevi jackassiydi. kasitli olarak igrenclikler yapar, edepsiz davranir ve bir ficinin icinde, adeta "kopek" gibi yasardi. kopeksi anlamina gelen kynik lafi da burada cikmistir. [bugun ingilizcedeki cynic kelimesi de ayni koktendir ama zamanla anlami degismistir]
diogenes kesinlikle bir nihilist degildi; dogru ve yanlis degerlerin ayrimina inanirdi.
fakat geri kalan hersey, her turlu toplumsal adet, gorgu kurali, milliyetcilik ve diger ayrimlar, onun icin sacmalikti.
"dunya vatandasiyim" lafini ilk kullanan odur
ve bunun yunancasi olan kozmopolitan kelimesini ona borcluyuz.
[heyhat ki simdi bu kelimenin bizim icin ifade ettikleri "erkeginizin toplarini sevincten cinlattirmanin 101 yolu"ndan ibaret]
onunla ilgili en unlu hikaye iskenderle karsilasmasidir. diogenes hakkinda bircok sey duyan ve meraklanan iskender onu ficisinda ziyarete gelir ve butun dunyanin hakimi olan kendisinden bir istegi olup olmadigini sorar. diogenes ise istifini bozmadan, mecazi anlamini kast ederek, "evet, golge etme" diyerek dunyevi degerleri ne kadar kucumsedigini belirtir. boyle bir tarihi ayar uzerine iskender de "eger iskender olmasaydim, diogenes olurdum" diyerek sahneden cekilir.
diogenesnin her turlu rituele ve sisteme karsi cikmasi, bunun bilgi birikimini ve gelecek kusaklara aktarimini guclestirecegi saviyla reddedilebilir.
bir "kopek" gibi yasayarak, her ne kadar bilge de olsa, aristonun temsil ettigi bu dunyayi anlama akimina tamamen karsidir.
zannimca bir milyon diogenes de gelse bu dunyaya, bir aristonun katkisini yapamaz insanogluna.
eger bu yasam tarzi, bilime degil de erdeme onem veriyor diye savunulursa, burada aklimiza sokratesin erdemi bilgiyle ozdeslestirmesi gelmelidir.
arka arkaya gelen uc dort aristonun edinecegi bakis acisi ve ahlak felsefesi, butun gununu ficisinda geciren diogenesinkinden elbet ustun olacaktir.
spektrumun diger ucunda ise, daha sonra da bahsedecegimiz, insanin kaderini tamamen dogaya hakim olmak ve onu cozmek olarak goren francis bacon yer almaktadir.
(mö 444-365) kinizm okulunun kurucusudur. çırağı diogenestir
sokrates'in ölümünden sonra kendi okulunun başına geçip kinik felsefenin kurucusu oldu. sokrates'in en çok kanaatkârlık öğretisinden etkilenmiştir.
özellikle uygulama yönü ağır basan bir ahlak anlayışını benimseyerek, gerçek erdemin kişinin kendine egemen olmasına, tutkularından ve öbür insanlara bağımlılıktan kurtulmasına dayandığını savunmuştur.
kinikler gerçek mutluluğun maddi olanaklar, politik güç ya da sağlıklılık gibi dış özelliklerden oluşmadığını vurgularlar.
onlara göre gerçek mutluluk bu tip rastlantısal ve geçici şeylere bağımlılıktan kurtulmakla edinilir.
mutluluk tam da bunlara dayanmadığı için herkes tarafından elde edilebilir.
bir kez ele geçirilince de elden gitmez.
kinikler insanın sağlıklı olmaya kafa yormalarının gerekmediğini söylüyorlardı.
acı ve ölümü de dert etmeye gerek yoktu.
aynı şekilde başkalarının acılarıyla da ilgilenmiyorlardı.
antisthenes’in yaşadığı zaman ile bizim yaşıyor olduğumuz
zaman dahilinde değişmeyen ve devamlı süregelen kapital düzenin esiri olan
topluluğa bu esareti işaret edebilmek adına düşüncelerini yoğunlaştırarak,
insanların kendi değer yargılarının boyunduruğu altına girmelerini eleştirme
yolunu seçmiş ve bunun insanın özgülüğünü kısıtlayıcı olduğunu söylemiştir.
şahsen bu fikri zaman, zaman benimsediğimi
söyleyebilirim, toplumsal ahlaki kuralların herkesi bağlaması gerektiğini
düşünen insan yığınlarının bu düşünceden alınan destek ile toplumsal
şartlanmalara gidebileceğini ve tabu dahi olabilecek kurallar bütünleri inşa
edebilecekleri aşikardır.
bu sebepten dolayı, insanın kendisini tamamen bağımsız
hissedebilmesi için, içinde bulunduğu devinimi görebilmesi ve düzenin, kuralın,
toplumsal şartlanmaların sabit değil her zaman gelişime açık halde olması
gerektiğini düşünerek bütün bir toplumu karşısına almayı göze alabilme
cesaretine sahip olmanın kabul edilmesi gereken bir olgu olduğudur.
bağımsızlığın tam olarak an ile bütünleşmek olduğunun
kavranması insanın kendi benliğinin kendisine yetebileceği yetisini
kavrayabilmesi ve madde esaretinin kendi düşündüklerinin yığılmasından ibaret
olduğunu fark etmesi özgürlüğü atılan bir adımdır sadece.
özgürlük yoktur.
tam özgürlük için her şeyden vazgeçebilmenin bir erdem
olduğu aşikardır.
bu bağlamda olan ve sahip olunan ‘‘her şey’’
eleştirilmelidir, ve bu eleştiri süreklilik kazanabilmelidir.
antisthenes ile v for vendetta adlı film karektirini çok
ilişkilenriyorum ve düşüyorum.
"bu maskenin altındaki et ve kemiklerden oluşan yüz,
benim benliğime ait değil."
v bu sözü ile insanın esiri olduklarının farkına
varabilmesine atıfta bulunarak kendisinin öz benliğinin bile özgür ve bağımsız
olmadığını dile getirir.
"bu maskenin altında etten fazlası var. bu maskenin
altında bir fikir var, ve fikirler kurşun geçirmezdir!"
burada ise yukarıdaki sözün açılımını yapar. benim bir
benliğim dahi yok ben arzuladığım tam bağımsız özgürlüğü özlemekten ibaretim.
ve bu istek "varoluş’’ un olduğu yerde özgürlüğe duyulan idea’nın yok
olmayacağı anlamına gelir.
"kendisiyle zaman zaman "geç öğrenen ihtiyar" diye alay eden platon'la kavgasının temelinde, felsefe anlayışının temel ilkesi olarak metafizik spekülasyonun boşluğu ve yararsızlığı düşüncesi bulunur. plation'a sadece, sokrates'in yeryüzüne indirdiği felsefeyi yeniden gökyüzüne çıkarmak suretiyle hocasının ruhuna ihanet ettiğine inandığı için değil, fakat mantıksal ve metafizik nedenlerle benimsediği nominalizm dolayısıyla karşı çıkmıştı. o, gerçekten var olanın yalnızca, beş duyu yoluyla algılanan bireysel varlıklar olduğunu söylerken, doğallıkla platon'un sokratik tanımlardan hareketle geliştirdiği idealar kuramına, "bir atı, şu atı görüyor, fakat atlığı ya da atın kendisini göremiyorum" diye muhalefet etmekte idi."
"felsefe telakkisi açısından, onun felsefeden sadece pratik felsefeyi, yani düzgün ve iyi yönetilen toplumda, insanların nasıl mutlu olacakları konusunu ana problemi yapan bir etiko-politik felsefeyi anladığı söylenebilir.
başka bir deyişle o da tıpkı sokrates gibi, felsefeyi, theoriayı veya teorik felsefeyi hemen hemen tamamen bir kenara bırakarak, pratik felsefeye eşitlemiştir."
kaynak : (sokrates / kinik okul maddesi/ a. cevizci)
''insan tanrılarla beraber yaşamak istiyorsa felsefe,
insanlarla beraber yaşamak istiyorsa söz sanatı öğrenmeli''
EVLİYA NASIL OLUNURMUŞU DA SÖYLEMİŞ
NE ŞERİAT KALMIŞ NE TARİKAT
bilginin olabileceğini kabul etmez; erdemi en yüksek iyilik kabul eder ve onun dış varlıklara karşı tam bir bağımsızlıkta aranmasını ister.
özgür insanın, -tanrılara en yakın insan- gereksinimleri de dahil olmak üzere, tutkularını yenmesini bilen insan olduğunu ileri sürer.
erdemli varlığa bulduğu en iyi örnek herakles gibi uzun ve zorlu çalışmadan sonra, gerçek bilgeliğe ulaşıldığında, yanılgıya düşmek ve ahlaksal kusurlar işlemek artık söz konusu olmayacaktır.
yani, en nihayetinde "bilge kendi kendine yeter; toplumun gerekli kıldığı davranış kuralları ve ödevler onu ilgilendirmez; o bildiği gibi yaşar, ama erdemli olduğu için kusursuz davranır"a getirir.
bilindigi gibi halk tabakası ilk defa eski yunan ve roma’da
bugünküne benzer bazı demokratik haklar elde etmişti.. halk,
politik etkinliklere katılır, düşüncelerini
açıklayabilirdi.. bu sırada birçok halk hatibi türemisti.. bunların en
büyüklerinden biridir antisthenes.. (m.ö. 444 - 365) bir gün atinalılara söyle
seslenmiş:
— ey atinalılar, hiç vakit kaybetmeden bütün eşeklerin at
oldugunu ilan edelim...
kalabalık biraz hayret, biraz merakla sormuş:
— ne yararı olacak bunun?
— hiç degilse eşekler tarafından idare edilmek utancından
kurtulmuş oluruz.
"sadece bireysel, tikel şeyler vardır. tümel, hiçbir
şeye karşılık gelmeyen zihnin ve düşüncenin ürünü olan şeyler uydurmadır."
kinikler
okulu, helenistik dönemde ortaya çıkan en meşhur okullardan birisi olmakla
beraber öğretileri, birçok filozofun düşüncelerini temellendirmesinde yer
etmiştir. okulun kurucusu antisthenes olarak kabul edilse de russell gibi bazı
felsefe tarihçilerine göre diogenes(diyojen) olarak da kabul edilmektedir.
burada bizim için kesin olan bir şey varsa o da bu okulun öğretilerinin temelinin antisthenes’e dayandığıdır.
burada bizim için kesin olan bir şey varsa o da bu okulun öğretilerinin temelinin antisthenes’e dayandığıdır.
iö
445'te dünyaya geldiği söylenen bu düşünür, bir sofist filozof olan gorgias’ın
ardından da sokrates’in öğrencisi olmuştur.
elimizdeki kaynaklara göre kendisi platon’dan yirmi yaş kadar büyüktür.
onun felsefesi temelde ‘’kendine yetebilme’’ dediğimiz anlayışa dayanır.
insan; toplumun dayattığı normlardan, kişiler arasında oluşmuş veya oluşturulmuş çeşitli ayrımlardan sıyrılarak kendi yasasını ve normlarını kendisi oluşturmalıdır.
bireyi yerellikten alıp evrenselliğe ulaştırmak onun felsefî anlayışının temellerinden birisidir.
bu tür anlayışlarıyla beraber tolstoy ile arasında bağ kurmak işten bile değildir.
ilk hocası gorgias’ın da içinde bulunduğu sofistlerin aksine insanlara bazı konularda ders verip maddî bir karşılık beklemek yerine açık alanlarda ve son derece anlaşılabilir bir üslupla insanlara ücretsiz eğitimler vermiştir. işçilerle birlik olarak onlar gibi yaşamaya çalışmış, onlar gibi giyinmiş, onların yaptıklarını yapmaya çalışmıştır.
elimizdeki kaynaklara göre kendisi platon’dan yirmi yaş kadar büyüktür.
onun felsefesi temelde ‘’kendine yetebilme’’ dediğimiz anlayışa dayanır.
insan; toplumun dayattığı normlardan, kişiler arasında oluşmuş veya oluşturulmuş çeşitli ayrımlardan sıyrılarak kendi yasasını ve normlarını kendisi oluşturmalıdır.
bireyi yerellikten alıp evrenselliğe ulaştırmak onun felsefî anlayışının temellerinden birisidir.
bu tür anlayışlarıyla beraber tolstoy ile arasında bağ kurmak işten bile değildir.
ilk hocası gorgias’ın da içinde bulunduğu sofistlerin aksine insanlara bazı konularda ders verip maddî bir karşılık beklemek yerine açık alanlarda ve son derece anlaşılabilir bir üslupla insanlara ücretsiz eğitimler vermiştir. işçilerle birlik olarak onlar gibi yaşamaya çalışmış, onlar gibi giyinmiş, onların yaptıklarını yapmaya çalışmıştır.
‘’hoşnut
olmaktansa delirmeyi yeğlerim.’’ - antisthenes
yaşadığı
dönemde; özel mülkiyetin, hükümetin, yerleşik hale gelmiş dinlerin ve
evliliklerin varlığına karşı çıkmış; her türlü lüksü ve insanların kendilerince
uydurdukları ihtiyaçları yok saymıştır. hazcılığa karşı sert tepkiler
göstermiş, haz peşinde koşmanın bilgeliğe ve erdeme aykırı olduğu görüşünü
savunmuştur. keza insanlar tarafından uydurulmuş her türlü hazzı başlı başına
bir kölelik sebebi olarak görmüştür.
tüm
bunlardan hareketle görülebilir ki antisthenes insanlık tarihinde ‘’dünya
vatandaşı’’ olma kavramını vücuda getiren ilk filozoflardandır. o aynı zamanda
rafine felsefeyi reddederek sade bir iyilik dışında hiçbir şey olmaması
gerektiğini savunmuş ve insanın ancak bu şekilde erdemli ve bilgece bir hayat
yaşayabileceği görüşüyle maruf olmuştur.
m.ö. 444-368 yılları arasında yaşamış, atina doğumlu,
önce sofist gorgias'ın, sonra da sokrates'in öğrencisi olmuş, sokratesçi
okullar'dan kynikler okulu'nun (kynism) kurucusu olan filozoftur.
--- sokratesçi okullarla ilgili olarak ---
sokratesçi okullar dört tanedir: megara okulu,
elis-eretria okulu, kynikler okulu, kyrene okulu. bunlara, sokrates'in
öğretisinden yalnız belli birtakım görüşleri ele alıp geliştirdikleri için,
tekyanlı sokratesçiler de denir. buna karşılık, hocasının öğretisini bütünü
ile, özünü bozmadan ileri götürdüğü için platon tam sokratesçidir.
kynikler okulu ve belki de teoriye hiç yer vermeyerek
okulun öğretisini tamamen pratiğe, yaşamın kendisine aktardığı için bugün daha
çok adını andığımız diogenes hakkında immanuel tolstoyevski'nin şu entrysi
okunabilir: (bkz: #6547480)
antisthenes, varlık felsefesi alanında
değerlendirildiğinde ise nominalist olarak anılır. (bkz: nominalizm)
varlık felsefesi üzerine görüşleri ve platon ile polemiği
hakkında ilk olarak şu entry; (bkz: #17021792)
daha sonra da yine macit gökberk'in felsefe tarihi'nden
şu bölüm okunabilir:
--- antisthenes'in varlık görüşü ve platon ile polemiği
---
sokrates gibi, antisthenes için de, ahlaki ereklere
yararlı olmayan bilimin, araştırmanın yüksek bir değeri yoktur. ahlaka
yarayacak bilgide sokrates kavramları belirlemeye, tanımlara varmaya
çalışmıştı. antisthenes de, hocası gibi, bu bakımdan mantık sorunlarıyla
uğraşır; onun gibi, kavramlar kurarak nesnelerin kalıcı özünü açıklamayı dener.
yalnız antisthenes bu işi görürken, ilk öğretmeni
gorgias'tan öğrendiği elea öğretisinin, "varolan birdir" anlayışının
etkisi altındadır. antisthenes "ilk varlık" (arkhé) için bir tanımın
olamayacağını ileri sürer. ilk varlıktan başkası da hep bileşik şeylerdir.
gerçi bunların tanımı yapılabilir, ama bu tanım da parçaların sayılmasından
başka bir şey olamaz, bunun ise pek bir değeri yoktur. yalınç olan, bileşik
olmayan o "ilk varlığın" ancak adını söyleyebiliriz, ona bir ad
takmaktan ileri geçemeyiz. dolayısıyla, antisthenes'e göre bilmek bir
parçalamaktır; bir nesneyi bilmek, onu son öğelerine ayırmak demektir.
nesnelerin içine, özüne de, onları parçalayabildiğimiz ölçüde sokulabiliriz.
ama parçaları da elde edince, artık özü sorup araştırmak da sona erer. bundan
sonra öğeler için bir şey söyleyemez oluruz; onları ancak adlandırabiliriz,
ancak birbirinden ayırt edebiliriz, hem de özel ayrımlarını göstermeden. öğeler
için ancak özdeşlik yargıları ileri sürülebilir: a, a dır, ya da a, b değildir
diyebiliriz. ama nitelikleri, yapıları için bir şey söyleyemeyiz. bilginin
biricik ödevi, öğelere ayırmak ve bunları adlandırmaktır. buna göre, nesneler
için ileri sürdüğümüz kavramlar, birtakım sözlerdir, nesneleri adlandırdığımız
sözlerdir. yargı da bu adların biraraya getirilmesinden başka bir şey değildir.
antisthenes'in bu nominalizmi, kavramları (ideaları) gerçek varlıklar sayan
platon'a karşı bir polemik.
ya bir kiniktir ya da bir proto-kiniktir. thales'in
suyunu, anaksimandros'un apeiron'unu, anaksimenes'in aither'ini, pythagoras'ın
sayılarını, herakleitos'un logos çemberli ebedi ateşini, empedokles'in
yeşilçama ilham vermiş aşk ve nefret ateşiyle yanan hava-su-toprak-tahtasını,
anaksagoras'ın nous'unu, parmenides ve zeno'nun birciliğini, leukippos ve
demokritos'un çokçuluğunu bir kenara bırakıyoruz. daha önemli dertlerimiz var!
günümüzdeki kaçınılmaz sosyal mevcudiyet vakıası
ağırlıkla bireyin öz-oluş niteliğini yok edip onu kendine yontma eğiliminde
olduğundan ötürü, hem bireyin kendi varoluşu için, hem de toplumun kognitif
hasılası için yeterli miktarda nöronlarımızla kinizm'e dair ölçülüce bir keşif
kolu yaratmamız gerekir. çünkü kinizm can ve canandır, kinizm bir
sökümcülüktür, bilhassa sislerin, typhos'ların sökümüdür. zira gökdelenlerden
inip insanların zihnini karartan bu sislerin ardında 'gerçek insan' yatar. o
yüzden insan, bilge olmak için görülü, görülü olmak için de kinik olmalıdır!
kinizm'in babasının antisthenes olduğu konsensus
inancından ve bu inancın da dayanaklı olmasından ötürü, whitman'ın tanrısının
meyve bahçelerine girmek için antisthenes'ten başlamak yerinde bir hareket,
hareket ettikçe yükselen bir bereket olacaktır. ilk hareketimiz antisthenes'i
tanıyarak kinizmi tanımaksa, duru bir sunumu amaçlayan hareketimizin
hattıhareketinin ilk parçası da antisthenes'in duru bir biyografisi olmalıdır.
antisthenes hakkında ulaşılabilecek ve
değerlendirilebilecek pek fazla bir kaynak yoktur. en önemli kaynağımız
diogenes laertios'un malum yazılarını kapsar. bunun nedenlerinden biri
kiniklerin pek eser vermediği gibi iddialar olsa da böyle bir şey söz konusu
değildir, sadece hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. aristoteles'in günümüze ulaşmış
yaklaşık 32 eserini hesaba katarsak, antisthenes'in bizzat 70'den fazla eseri
olan bir müdrik olduğu söylenmekle birlikte(laertios) geçmişte bir sokratik
olarak önemiyle platon'un yanına konurdu, şimdiki gibi gözardı edilmezdi.
dahası, theopompos, platon'un bazı eserlerinin antisthenes'in eserlerinden
ortaya çıktığını söyler. bir de bonus olarak gabriele giannantoni'nin izinden
gidersek kendisinin kolaylıkla sokratikoi logoi'nin öncülerinden olduğunu tahayyül
edebiliriz.
her şeyin ya da birçok şeyin ama kesinlikle
antisthenes'in evveliyatı var. bu adam nasıl o paralı okulların lisansiyer
sıralarına, 'öteki' okulların öğrenci sıralarına düşmüş de platon'la yarışır
hale gelmiş, gelmiş de zamanla böylesine düşmeyi de başarmış? dalalım:
antisthenes'in biyolojik mucitleri, laertios'a dayanırsak, antisthenes(yani
babasının adı da antisthenes'ti) denen bir adam ve trakyalı köle bir kadınmış.
vücuda getirildiği nokta ise "made in athens" etiketinden belli olduğu
gibi atina'dır. atina'da doğduğunu laertios'tan öğrendiğimiz antisthenes, yine
aynı kişinin aktarımıyla, mö 426 yılında yapılmış tanagra savaşına katılmıştır,
ama bir dakika, loukianos de parasito'da antisthenes'in hiçbir savaşa
katılmadığını söyler! aramızda bir kolpacı var ağam!
gizli müslüman dedektif şerif lut'un desteğiyle paragraf
arasında gizemi çözmüş bulunmaktayız. doğruyu söylemek gerekirse, bir savaşa
katılmak, toplumsal sorumluluklarla ilişiği olmayan bir kinist'ten
beklenebilecek bir şey değildir. yine de bu ilk düşün bulutuyla karşımıza çıkan
asosyatif tuzağa düşmemeli, tuzak nöropatisine köle olmamalıyız; hem
loukianos'un kinistlere karşı tutumunu düşünürsek ona inanmak pek yerinde
olmaz, hem de platon'un sophistes'inde, antisthenes'in felsefeye geç yaşlarda
başladığı söylenir; bundan, antisthenes'in tanagra savaşına girdiğinde kinist
olmadığını ve henüz genç olduğunu çıkarabilir ve gayet de uygun bir senaryo
oluşturabiliriz.
bir yandan böylelikle doğum yılı da mö 450 yılları
civarına yerleşmiş olur. ölümünü kestirmek istediğimizde de sokrates'in mö
399'daki ölümünü içeren apologia sokratous diyaloğunda geron(gr. yaşlı adam)
olarak bulunduğunu görürüz. diodoros sikeliotes'te ise mö 366'da dahi
yaşadığını görürüz. öyleyse geron'un geron'u olabilmiş, yaklaşık bir 90 yıl
yaşamıştır. maatteessüf, sen kolpasın loukianos, seni kınıyorum!
neyse, bozmayalım ağzımızı, değmez. devam:
laertios, antisthenes'in bir zamanlar sofist gorgias'ın
öğrencisi olduğunu, hitabet yeteneğini bu sayede geliştirdiğini söyler. h. d.
rankin'e dayanılırsa, antisthenes'in mantık kuramlarında görülen bir miktar
septisizm de bununla ilişkili olabilirdir. mö 483 yılı civarlarında doğduğu
düşünülen gorgias, mö 427 yılından itibaren iki yıllığına atina'ya gelmiştir,
muhtemelen de antisthenes'e dersler verdiği sıra bu sıradır.
antisthenes bundan sonra, halikarnassoslu dionysios'un
"sokratesçi" ifadesine neden olacak biçimde(thouk. 51), sokrates'in
öğrencisi olmuştur. hatta laertios'ta şöyle bir anekdot geçer: "sonra
sokrates'e yanaştı ve ondan o kadar çok yararlandı ki, kendi öğrencilerine hep
birlikte sokrates'in öğrencisi olmayı salık verdi. pire'de oturduğu için,
sokrates'in dinleyeceğim diye her gün kırk stad tırmanıyordu: ondan dayanıklı
olmayı öğrenip soğukkanlılığa özenerek, kynik okulunun kurucusu oldu. bir
örneğini yunanlılardan, öbürünü barbarlardan almak suretiyle, büyük herakles
ile kyros'u örnek vererek, çabanın iyi bir şey olduğunu gösterdi."(çeviri:
candan şentuna)
bu tek taraflı bir ilgi değildi. bunu en bariz gösteren
şeylerden biri, her ne kadar yapay olsa da, ksenophon'un symposium'undaki
antisthenes sunumudur. antisthenes sokrates'e her şeyden çok bağlı olduğu gibi,
sokrates de antisthenes'in gözde öğrencisidir ve onu kendisinin halefi olarak
görmektedir. nitekim sokrates nasıl sofistlerin nomosçuluğunu yıkmaya
çalıştıysa, antisthenes de toplumun nomosçluğunu, toplumun üzerindeki sofizmi
yıkmaya çalışmıştır. sofistler para peşinde koşarken, sokrates fakirliği
benimsemiştir, tıpkı antisthenes gibi.
antisthenes'in iyi şeyler yapan birinin kötü üne sahip
olmasının asil bir şey olduğunu söylemesi(laertios), hatta direkt kötü ünün iyi
bir şey olduğunu söylemesi(laertios) ve devletin iyi-kötü adam ayrımını
yapmakta aciz olmasının sonuna işaret ettiğini söylemesi(laertios), sokrates'in
yaşamına bağlılığa ve sokrates'in talihine bir isyana işaret etmez de neye eder
azizim? ksenophon'un antisthenes'i, kendisinde en çok gururlandığı şeyin,
sokrates'ten aldığı zenginliği ve serbestliği(zannımca yeterlice bir herakles
ve kyros erdemidir bu) olduğunu anlatır(iv, 34-44). onun tanımında zenginlik,
zihne aittir(iv, 34), öteki zenginliğe duyulan bir sevgi savaşların, deliliğin
ve yıkımların sebebidir. serbestliğinden gurur duymasının nedeni ise, ona
zenginliğine zenginlik katması için vakit vermesidir. antisthenes'e, sokrates
"kimseyi sevmeyen bir tek sen misin antisthenes?" diye sorduğunda,
sokrates'e onu tüm kalbiyle sevdiğini söylediğinden de bahsedelim(viii, 4);
zira en çok zevk aldığı şeyin, gününü sokrates'le harcamak olduğunu
söyler(symposium 4, 44).
ksenophon'dan çıkıp platon'a geldiğimizde sokrates'e
yakınlığa tanık olmaya devam ederiz, ki bu ilginçtir çünkü ne platon
antisthenes'ten, ne de antisthenes platon'dan hazzeder ve hem platon
antisthenes'i, hem de antisthenes platon'u bir tür müdrir olarak görür; bu
durumda platon'un antisthenes'i çok sevdiği sokrates'le ilişkilendirmekten
çekinmemesi halihazırda bu birlikteliğin kaçınılmazca müebbet olduğunu
düşündürür. platon'dan sokrates'e yakınlığına dair bir örnek vermek gerekirse,
sokrates'in ölümünde yanında olan birkaç kişiden biridir antisthenes(phaedo
59b).
şunu söyleyebiliriz, andreas patzer'in communis opinio'da
antisthenes'in 'unvollkommene'(namükemmel), 'kleine'(küçük) ya da
'einseitige'(tek taraflı) olduğunu aktarması, buna rağmen platon'un pek de bu
sıfatlara layık görülmemesi, saydıklarımı düşündüğümüzde communis opinio'nun
hem sistem paylaşımı bakımından, hem de bireysel yakınlık bakımından halt
ettiğini düşündürür. gomperz adlı bir abimiz de sokrates'in platon da dahil
hiçbir sokratesçiye antisthenes kadar yakın olmadığını fark eder, onun ben
ellerinden öperim.
kinist sokratesçilik antisthenes'te bitmemiştir, zira
sonradan gelenlerde antisthenes'ten gelmemiş olması ihtimalli olan yeni
kavramlarla karşılaşırız: örneğin, insanları dürtüp doğru yola sokmaya
çalışmanın kutsal bir görev olduğu inancı. yine de chappuis'in üzerinde durduğu
gibi antisthenes'in kinizmi, diogenes ve diogenes sonrası kinizme göre daha
sokratesçidir; diogenes, kinizm'deki sokrates ruhunu öldürmüştür. öyle ki sayre
kinizmin kuruculuğunu krates'e bahşeder.
antisthenes retorikte şahaneydi derler. gorgias'la
ilişkisi, symposium'da sokrates'in antisthenes'in diline yaklaşımı,
theopompus'un övgüsü, loukianos'un antisthenes'in yazılarını platon'un
seviyesine hizalaması, epiktetos'un övgüsü, insanları dişleriyle olmasa da
"sözleriyle" ısırması, phrynikhos'un antisthenes'in attikos edebiyatının
ilk saf sembollerinden biri olarak görmesi, platon'la geçtiği dalgalar da bizi
böyle düşünmeye ve inanmaya zorlar, nitekim vanderspoel, handbook to greek
rhetoric'de, antisthenes'in mö 4. yüzyılda rodos'ta bir retorik okulu açtığına
inanır(her ne kadar bu mümkün olmasa da).
antisthenes'in sofistlere dayalı retorik yeteneği, ki
imparator iulianus'tan çıkarabiliriz ki mitohistorik anlatıları sık sık bir
yöntem olarak kullanmaktadır(herakleios 209-15-17), seçtiği iki karakter olan
mitolojik herakles ve tarihsel kyros'tan çıkarılabilir. retoriği burada bir
araç olarak kullandığı düşünülen antisthenes'in kyros ve herakles'de, gayet
doğal bir şekilde, kinik anlayışına dayalı bir şeyler olduğu düşünülür.
antisthenes'in düşünceleriyle bu ikilinin arasındaki bağda, laertios'un da ima
ettiği gibi en büyük rolü çaba oynuyor olsa gerek. ragnar höistad, kyros'ta
douleia(kölelik)'nın ponos(emek)'la bir bağının olduğunu gösterir, kyros
douleia ve ponos ikiliğinden eleuteria(özgürlük) ve basileus(ideal yönetici) ikiliğine
ulaşmıştır.
her iki dramatis personalaşmış karakter de,
antisthenes'in felsefesine bireysel özgürlüğün ve zorluktan karakter
güçlendirmenin sembolü halinde konmuştur. herakles ve kyros'ta kinizm'in
ilkeleri olan autarkeia(otokontrol) ve askesis'i(disiplin) de görürüz. ölçüyü
kaçırmamak autarkeia'yla, autarkeia da askesis'le olur. acı yoktur, güçlendiren
şey vardır; haz yoktur, zayıflatan şey vardır düşüncesiyle yol alır
antisthenes.
hiç haz almayan çileci biri miydi? değildi, şöyle
diyelim: hazza, sadece ihtiyacı olduğu kadar geçiş izni verirdi. nitekim
"gönül borcu duyacak" kadınlarla, yani kendisinden başka kimsenin
yatmayacağı kadınlarla birlikte olurdu(laertios) ve sadece doyacak kadar yer
içerdi. ksenophon'da da ihtiyaçlarım doğduğunda onu önüme çıkanla tatmin ederim
minvalinde konuşur; diğer bir deyişle, umduğunu değil bulduğunu yer, umduğu da
bulduğuna eştir zira, belli ki ihtiyacı olan ideal bir yemek objesi değil, yeme
eylemidir. erdemin eylemde olduğunu iddia etmesini(laertios) de buraya bağlayabiliriz
bence, tatmin eylemdedir, objede değil; dolayısıyla bilge kişi, objenin
aşırısına odaklanmayan, objenin saflığıyla da tatmin edebilen eyleme
odaklanandır.
antisthenes'in sokrates'in ölümünde yanında olduğundan
bahsetmiştik. gorgias'la ve sofistlerle başlayan felsefi serüveni, tam bir
delil olmasa da çoğu araştırmacının inandığına göre, sokrates'in ölümünden
sonra "kinizm" istasyonuna ulaşmıştır(dictionnaire des sciences
philosophiques). sokrates'in ölümü bir tür ateşleyici ya da katalizör görevi
görmüş, zannımca antisthenes'te sevgi nesnesini kabullenemeyecek biçimde
kaybeden öznenin, nesnesini diriltmek için nesnesiyle aşırıca özdeşleşmesi
şeklinde bir psikolojik yapının oluşmasına sebep olmuştur. bu olaydan sonra o
kinik giyim tarzını yaratmıştır, diokles'ten aktaran laertios'un dediğine göre
iki katlı harmani giyer, elinde bir değnek ve heybeyle dolaşırmış.
antisthenes'in günümüze yarım yamalak da olsa ulaşmış iki
konuşması vardır aslında, fakat bunlar kendisiyle ilgili net bir imaj çizmemekle
birlikte orijinalliği tartışmalıdır, bu yüzden ikincil önemdedirler. bunlar
sırasıyla "aias" ve "odysseus"'tur, yazım tarihleri belli
olmasa da ve fernanda decleva caizzi tarih belirleme işinin zorluğunu yüzümüze
vursa da, andreas patzer'e göre muhtemelen mö 400'den sonra, antisthenes'in
etikal varlığını oturttuğu dönemde yazılmıştır; daha da net bir tarih sunmaya
çalışan höistad'a göre ise eserler, özellikle silvia montiglio'nun altını
çizdiği, odysseus ve sophokles'in philoktetes'i arasındaki paralellik gereği mö
411'de yazılmış olmalıdır. ikilinin mahkemede kendisini savunduğu bu eserleri,
kennedy, jebb ve sayre gibi araştırmacılar epideiktik eser, yani birer
sergileyici eser olarak görme eğilimindedirler.
örneğin, worman, antisthenes'in bu eserlerde ideal ikna
edici konuşmanın nasıl olması gerektiğini sergilemeye çalıştığını iddia eder,
fakat w.j.k'nın da dediği gibi aias'ın ikna ediciliği hedeflediğine hiç de
işaret eden bir tavır sergilemiyordur, aias'ın jüriyi aşağı görmesiyle birlikte
aias karakteri de pozitif bir retorik eseri için uygun bir karakter değildir.
kötü retorik örneği ve iyi retorik örneğiyle retoriğin sınırları çizilmiş
olabilir fakat burada da odysseus yetersiz kalıyor, zira retorik bir mükemmelik
sunmaktan ziyade demogoji yapmaktadır.
fakat suvak'a göre, odysseus sokratik bir bilgelik
taşımaktadır. antisthenes, onu, kelimelerini fiiliyatına uygunca oturtmasını
bilen biri olarak göstermektedir. bu noktada suvak, odysseus karakterinde kelimeler
ve fiiliyatlar arasındaki ilişkinin önyargılardan(genel-kültürel-dini) nasıl
arındığını, aias'ta ise kötü ün korkusunun nasıl benliği kapladığını görürüz.
odysseus'un argümansal yeteneklerinin yanında, tıpkı pindaros'un dediği gibi,
aias, "aglossos"tur, dilsizdir, zırvalamaktadır. çünkü susan
prince'in de düşündüğü şekliyle aias, utanç üzerine kurulu bir kültüre
sahiptir, geleneğe karşı çıkmasını bilmiyor, benliğini geleneğin itaatinde
yaşatıyordu.
aristoteles'in, grube'nin ve henne'nin lanetlemesine,
guthrie'nin de kuramların orijinalline, yani antisthenes'e aitliğine ve
hatasızca günümüze aktarılışına kuşkuyla yaklaşmasına, mantıkçı didymos'un da
kuramları prodikos'a atfetmesine rağmen zannımca antisthenes'in en ilgi çekici
yanı olan ve onu gerçekten bir philosophos kılan nominalistik mantık ve dil
kuramlarından da bahsetmeliyiz çünkü zihnen zevkli! öncelikle ve özet bir giriş
olarak, bizim antisthenes için(tıpkı kratylos'ta sokrates için olduğu gibi) söz
denilen şey gerçeği ifade eden bir şeydir, düşünceyi değil; diğer bir deyişle,
gerçek olmayan şey ya da düşüncede olan şey sözlerle ifade edilemez, örneğin
"unicorn" diyemezsiniz, dediğinizde zırvalamış olursunuz.
bu açıdan, logos'un tanımını yapan ilk kişidir
antisthenes, ona "olmuş ya da olmakta olanı açıklayan şey" demiştir.
zannımca bu tanıma 'olacak olanı' eklememesinin nedeni de 'olacak olan' henüz
gerçek olmadığı içindir, olacak olan şimdide sadece bir düşün ürünüdür,
zırvadır. bu bağlamda iki mantıksal paradoksu vardır antisthenes'in:
1-"tezat oluşturmak, hatta neredeyse hatalı konuşmak
imkansızdır"(ta meta ta physika 1024b). bunun nedeni, antisthenes'e göre
olmayan bir şeyden bahsedemememizdir. bahsetmeye çalıştığımız her sefer
başarısız bir zırva meydana getirmekten ibarettir. ağzımızdan bir şeyler çıkar,
"unicorn" sesi çıkar, ama "unicorn" diyemeyiz, çünkü öyle
bir şey yok. en fazla sesi çıkar! chappuis bu görüşü, zihin tarafından iki zıt
şeyin aynı anda iddia edilemeyeceği görüşüne döndürür. onu da diyelim..
2-"özdek olanı tanımlamak imkansızdır"(ta meta
ta physika 1043b). bunun nedeni de bir şeyden bahsetmemizin tek yolunun o şeye
işaret eden kelimeden geçmesi inancıdır. bu noktada yüklemi reddeder
antisthenes. çünkü, benim anladığım kadarıyla, yüklem bir kavramın bir başka
kavrama binmesidir, tikelin tikele binmesidir, bu mümkün olamaz çünkü her şey
tikeldir. 'koşan adam' demek bir adamın koştuğunu anlatmaz, 'koşan adam'daki
koşmayı ve adamı ayıramazsanız, artık onlar birdir, tikeldir, adam ve koşmaktan
ayrı bir varlıktır, bu yüzden de kendi içerisinde adlandırılmalıdırlar.
bence, eğer ki bu telakki sisteminden ilerlemeyi
denersek, ilgi çekici bir başka şeyle daha karşılaşırız. malumunuzdur ki, her
bir kinik öteki bir başka kinikten, temelde benzerlik taşısalar da, farklı
ilkelere ve tavırlara sahiplerdir, bu da kinizm okulunun kurucusunun kim
olduğuyla ilgili sıkıntılar yaratan nedenlerden biridir. ama odaklanmak
istediğim konu bu değil, odaklanmak istediğim konu kiniklerin esasında tam bir
yönteme sahip olmadığıdır, çünkü bu, konumuzla ilişkili olarak bahsini ettiğim
farklılıklara yardımcı olan bir şeydir.
kiniklerin sahip oldukları şey amaçtır, typhos'u yok
etmektir, yöntemler kimi zaman birbirine benzese de bu, ortak bir amacın
doğurduğu yöntem öykünmesindendir. typhos'u yok ederek erdem yaratmak,
antisthenesçi bir kinizmde kuşkusuz tanımlara değil eylemlere dayanır. bir
antisthenes insanlara erdem tanıtmak isterse, bunu tanımlayarak yapmaz,
örnekleyerek yapar, çünkü erdem eylemdedir, çünkü tanımla yapılan bir erdem
tanıtımı imkansızdır. tam da bu yüzden kinikler bu kadar çok hikayelere, hatta
idealist hikayelere sahip olsa gerek. birçoğu muhtemelen yaşanmış da aktarılmış
şeyler değil, erdemi örneklendirerek, hatta belki kişileri örneklendirerek
tanıtmak için yaratılmış hikayelerdir, zira erdem olduğu gibi kişiler de ancak
eylemleriyle tanıtılabilir.
-
5/8--helenistik cag...kynikler
bu okullarin ilki kyniklerdir.
son derece aykiri, otorite dusmani, alayci insanlardi
ve en unluleri diogenesdi.
bir zaman makinesi edinildiginde kesinlikle tanisilmasi gereken bu adam, eski zamanlarin bir nevi jackassiydi. kasitli olarak igrenclikler yapar, edepsiz davranir ve bir ficinin icinde, adeta "kopek" gibi yasardi. kopeksi anlamina gelen kynik lafi da burada cikmistir. [bugun ingilizcedeki cynic kelimesi de ayni koktendir ama zamanla anlami degismistir]
diogenes kesinlikle bir nihilist degildi; dogru ve yanlis degerlerin ayrimina inanirdi.
fakat geri kalan hersey, her turlu toplumsal adet, gorgu kurali, milliyetcilik ve diger ayrimlar, onun icin sacmalikti.
"dunya vatandasiyim" lafini ilk kullanan odur
ve bunun yunancasi olan kozmopolitan kelimesini ona borcluyuz.
[heyhat ki simdi bu kelimenin bizim icin ifade ettikleri "erkeginizin toplarini sevincten cinlattirmanin 101 yolu"ndan ibaret]
onunla ilgili en unlu hikaye iskenderle karsilasmasidir. diogenes hakkinda bircok sey duyan ve meraklanan iskender onu ficisinda ziyarete gelir ve butun dunyanin hakimi olan kendisinden bir istegi olup olmadigini sorar. diogenes ise istifini bozmadan, mecazi anlamini kast ederek, "evet, golge etme" diyerek dunyevi degerleri ne kadar kucumsedigini belirtir. boyle bir tarihi ayar uzerine iskender de "eger iskender olmasaydim, diogenes olurdum" diyerek sahneden cekilir.
diogenesnin her turlu rituele ve sisteme karsi cikmasi, bunun bilgi birikimini ve gelecek kusaklara aktarimini guclestirecegi saviyla reddedilebilir.
bir "kopek" gibi yasayarak, her ne kadar bilge de olsa, aristonun temsil ettigi bu dunyayi anlama akimina tamamen karsidir.
zannimca bir milyon diogenes de gelse bu dunyaya, bir aristonun katkisini yapamaz insanogluna.
eger bu yasam tarzi, bilime degil de erdeme onem veriyor diye savunulursa, burada aklimiza sokratesin erdemi bilgiyle ozdeslestirmesi gelmelidir.
arka arkaya gelen uc dort aristonun edinecegi bakis acisi ve ahlak felsefesi, butun gununu ficisinda geciren diogenesinkinden elbet ustun olacaktir.
spektrumun diger ucunda ise, daha sonra da bahsedecegimiz, insanin kaderini tamamen dogaya hakim olmak ve onu cozmek olarak goren francis bacon yer almaktadir.
Yorumlar
Yorum Gönder